Dikkat Şehvet sansürsüz
Çin'de 59 yıldır iktidarda olan Çin Komünist Partisi, 64. Venedik Film
Festivali'nde bu yıl "Altın Aslan" ödülünü kazanan "Lust, Caution: Dikkat Şehvet" filminin sansürünü, filmin Tayvanlı yönetmeni Ang
Li'ye bizzat yaptırdı. Çocukları ve gençleri korumak için, 156
dakikalık filmin içerdiği şiddetli seks sahneleri dolu 30 dakikanın
kurgudan çıkarılması işini yönetmen Ang Li, memnuniyetle kabul etti. Film için sansürsüz yayınlandığı ülkelerde 18 yaş sınırı konuldu. Ancak ülkemizde sansürsüz ve yaş sınırlaması olmadan vizyona girdi.Ve Jason Bourne tekrar sahnede
Serinin üçüncü filmi Son Ültimatom (The Bourne Ultimatum) soluk soluğa
geçen bir macerayı seyircini karşısına çıkarıyor. Serinin bir önceki
filmi Medusa Darbesi (The Bourne Supremacy) ile yönetmen koltuğuna
oturan Paul Greengrass, etkileyici aksiyon sahneleriyle de övgüyü hak
ediyor.Bourne artık bu filmde hafızalarımıza kesin çizgilerle kazınıyor. Tadından yenmez aksion sahnelerinin yanında artık biraz hümanist biraz duygusal. Hatta duygusallık bazı sahnelerde biraz da abartılmış. Geçmişini arayan adam bir bir düşmanlarından intikam alırken yeni arkadaşlarını yitirirken eskilerini hatırlamakta. Artık tek amacı intikam almak değil. Bir anlamda günah çıkartmak. Bas tetiğe bitir bu işi dediğimiz anlarda bile Bourne insancıllığını bırakmıyor.
Özensiz basit bir film: Interview
Her filmin sonunda soru işaretleri kalır. Her yönetmen istediklerini tam olarak anlatamamış olabilir. Veya saçma sapan bir fikirden yola çıkılarak da yapılmış olabilir. Ancak Steve Buscemi bu filmi çekerken çıkış noktası ne ise bir arpa boyu dahi yol alamamış olması muhtemeldir. Her anı büyük gizemle geçen filmin ne kadar saçma sapan olduğunu anlamak için son kareye kadar beklemek zorundasınız.Gizem dediğimde filme kendinizi kaptırdığınız için. Çünkü dünya üzerinde hiç kimse bu kadar sıkıcı bir film olabileceğini tahmin edemiyor. Her an bir şeyler olacak havasında pür dikkat filme odaklanıyorsunuz.
Tetik peşinde koşturmaca
Tetikçi filmi, tam bir Amerikan propangandası olarak karşımıza çıkıyor.
Ancak bunun sadece filmin ilk bölümlerinde olduğunu anlıyoruz. Çarşaf
gibi bayraklar altında geçen diyaloglar, vatanseverlik vurgusu vs.
Sonrasında ise eleştiri kısmı geliyor. Hatta açıkça “bu ülke petrol
için değil demokrasi için ‘o topraklara’ girdik diyebilen bir ülke”
repliğiyle Irak operasyonunu eleştiriyor.Beni rahatsız eden kısımlara gelecek olursak –ki bu ayrıntılar filmin eleştiri kısmının altını yeterince boşaltıyor- bir hayli fazla.
Altın Çiçekler başağrısı yapar (!)
İmparatorluğu elinde tutmak için bütün oğlullarını hiçe sayan bir
imparator, üvey oğluyla çarpık ilişki kuran bir imparatoriçe, yıllarca
saklanan sırlar, intikam, iktidar mücadelesi... Evet bu film de her şey
var. Aslına bakarsanız finaliyle 80’ler Türk filmlerini de hatırlatan
‘Siz evlenemezsiniz. Çünkü kardeşsiniz’ durumu bir anlamda filmi
değersizleştiriyor. Altın Çiçeğin Laneti filmi muazzam görselliği ile dikkat çeken filmlerden. Çin İmparatorluğu’nun abartılı ve insanı rahatsız edercesine ortaya konulan disiplini bütün ihtişamıyla gözler önüne serilmekte.
Kraliçe ve Otorite
Duygular işin içine girince de Kraliçe düşünceleriyle çelişkili eylemlerde bunuluyor. Bunun asıl nedeni bana kalırsa yine otoritesinin zayıflamasına duyduğu kaygının bir örneği.
Yönetmenliğini Stephen Frears’in yaptığı Kraliçe filmi, özellikle başrol oyuncusu Helen Mirren’nın performansıyla bütün dikkatleri üzerine çekmeyi başardı.
Helen Mirren bununla da kalmayıp En İyi Kadın Oyuncu dalında Oskar Ödülü’nü de kazanınca filmin gişe hasılatına ek bir destek oluşturdu.
Amerikan aile yapısı ve sorunlar
Film ilerledikçe içinde yaşadıkları hayatlardan memnunsuz bu iki insanın birbirleri için eksiklik olan tarafları doldurmaya başladıklarını görüyoruz. Ancak yaşadıkları kasabadaki (banliyö) çoçukları taciz eden bir de sapık var. Bu her ebeveny için ürkütücü bir durumdur.Babil ve hissettirdikleri
Film, birbirinden çok farklı hayatlar yaşayan hatta farklı kıtalarda yaşayan insanları bir şekilde birleştiren bir olay üzerinde ilerliyor. Ancak bunu yaparken de zaman zaman izleyenleri konudan uzaklaştıracak kadar da uzun, karakterleri tanımızı sağlayan yan olaylara fazlasıyla yer veriyor.Tatil denince akla...
Tatil denince akla şöyle göz alabildiğine uzanan bir kumsal, masmavi bir deniz, yakıcı bir güneş gelir. Ya da biraz bütçeniz varsa kışın kayak tatili. Yani en azından benim aklıma bunlar geliyor.
“Tatil” filmine gelecek olursak da kesinlikle bu düşündüğünüz tatilllerden değil. Özellikle kendi mülkiyetinizdeki bir yaşam alanını başka birine kiralama fikri de bana açıkcası pek de cazip gelmiyor. Neden derseniz her şeyden önce evi bıraktığınız gibi bulamama ihtimali paranoyakça insanın zihnini kurcalıyor. Bu film de işte tam bu noktada benim için uzak bir ütopya olarak yer alıyor.
Asalet kazandıran esaret
“Esaretin Bedeli” filmi, demir parmaklar arasında geçen en umut dolu filmlerden biri. Bu bakımdan da sinema tarihinin önemli filmleri kategorisinde yer almayı hakeden bir film.
Özellikle yönetmen Frank Darabont, gerek kullandığı sinemasal dille, gerek oyuncu seçimiyle gerekse de Stephen King romanını beyaz perdeye ustalıkla aktarmasıyla elde ettiği başarıyı gişede rekor kırarak kanıtlamış oldu.
Pek çok insanın her şeyin sonu olarak gördüğü cezaevinde klasik müziğin de yardımıyla (!)...






